8 – Ahmed Adnan Saygun

“Atatürk devrimleri içinde en zor olanı hangisidir?” bir sohbet sırasında bu soruyu sorduğu kişilerden doyurucu bir yanıt alamayınca Atatürk, kendi sorusunu kendi şöyle yanıtladı: “En zor devrimimiz müzik devrimidir” dedi ve yanıtının nedenini de açıkladı: “Çünkü müzik devrimi kişiye önce kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da yeni bir aleme yönelmeyi gerektirir” dedi. “Çok zordur ama yapılacaktır.” Atatürk böylesi zor bir devrimin neden ve nasıl yapılması gerektiğini ise, 1 Kasım 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında anlatmıştı: “Bir ulusun değişikliğinde ölçü,müzikte değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir. Bugün evrene dinletmeye yeltenilen müzik, bizim değildir. Onun için yüz ağartıcı değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları düşünceleri anlatan ezgileri toplamak, onları biran önce son müzik kurallarına göre işlemek gerekir. Türk müziği ancak bu yolla yükselebilir, evrensel müzikte yerini alabilir.”
20. yy’ın başı, çöken Osmanlı İmparatorluğu ile yeni bir milletin doğuşunu müjdeler: Türkiye Cumhuriyeti. Genç Cumhuriyet, ümmetçiliğin yerini alan milliyetçilik esasları üzerine kurulmuştur ve bu yeni cumhuriyetin ilk önemli bestecilerinden biri Adnan Saygun’dur. Saygun sonradan Türk Beşleri diye tanımlanan öncü bestecilerin arasında yer alır. Saygun 1907’de doğmuş ve neredeyse yaşıtı olan Türkiye Cumhuriyeti ile beraber büyüyerek, cumhuriyetin başta gelen bir müzik eğitimcisi, etnomüzikoloğu ve bestecisi olmuştur. Saygun Ses ve Tel Birliği(1940) ve Folklor Araştırmaları Kurumu(1955) gibi önemli kültürel derneklerin kurulmasında faal rol oynamıştır. Etnomüzikolojik alandaki araştırmaları ile, Türk Makamlarının ve Pentatonik Modların hem halk müziğindeki hem de Türk tarihindeki geçmişlerini aydınlatmıştır. Kendi bestelerinde Saygun, çeşitli modlar dışında, folklor araştırmalarından topladığı örneklere de yer vermiştir. Besteci milletimizin kendi müziğini hak ettiğine inanmış ve ardından bu doğrultuda Türk halkının karakterini incelikle yansıtan yapıtlar bırakmıştır. Adnan Saygun, hayatını Türk halkına evrensel sanat müziğini öğretmeye adamış ve idealleri, genç Cumhuriyetimizin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ünkiler ile aynı çerçevede yer almıştır: Türk milleti kendi kültürel karakterine ancak Osmanlı kimliğini unutarak ulaşabilir. Osmanlı İmparatorluğu ümmetçiliği ve Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletini temsil etmektedir. Cumhuriyet, yeni devleti ve inkılapları yoluyla Türk halkını tek güç haline getirmiştir. Osmanlı’nın seçkin ve entelektüel denilebilecek tabakası zamanın Sanat Müziği’ni dinleyip icra etmektedir. Halkın büyük çoğunluğu ve özellikle kırsal kesim ise kendi tercihini yaşatmaktadır: Halk Müziği. Osmanlı Döneminde toplumun üst kesimleri ağdalı ve zor, diğer
kesimleri ise sade bir müzik ve edebiyatı tercih etmekteydi. Saygun ise, Cumhuriyet idealleri doğrultusunda Türk Halkının müziğini kendi yerinde araştırmış ve eserlerini bu değerler üzerine kurmuştur.
Halk müziği, Sanat Müziği’nin makamlarından çok da uzak olmamakla beraber sadeliğini hiç kaybetmemiş ve Saygun’un amacı klasik müziği bu öğeleri kullanarak halkın müziği haline getirmek olmuştur.
Saygun’un eserleri Türk halk müziğinin çeşitli unsurlarını içerir. Bunların arasında ritmler, modlar, makamlar, halk müziğinin söyleme tarzları ve danslar yer almaktadır.

AHMED ADNAN SAYGUN
İzmir, 7 Eylül 1907 -İstanbul, 6 Ocak 1991
Matematik öğretmeni Celal Bey’in oğludur. İlk müzik derslerini İttihat ve Terakki okulunda okurken İsmail Zühtü’den almış, on üç yaşında Rosati’nin piyano öğrencisi olmuştur. 1922’den sonra Macar Tevfik Bey ile piyano çalışmaya başlamış, bu arada armoni ve kontrpuan bilgisini kendi kendine geliştirmiştir. 1924-25 yıllarında İzmir’de ilkokul müzik öğretmenliği yapmış, 1926’da aynı görevi İzmir Lisesi’nde sürdürmüştür. 1928’de devlet sınavı ile burs kazanarak Paris’e gitmiştir. Scola Cantorum’da önce Madame Eugène Borrel’in armoni ve kontrpuan derslerini izlemiş; sonra Vincent d’Indy ve Paul La Flem’den kompozisyon, Monsieur Borrel’den füg ve kompozisyon, Edouard Souberbielle’den org müziği ve Amedée Gastoue’dan Gregor Ezgileri dersi almıştır.
1931’de yurda dönmüş, Ankara Musiki Muallim Mektebi’nin kontrpuan öğretmenliğine atanmış, 1934’te bir yıl kadar Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nı yönettikten sonra, 1936’da Istanbul Belediye Konservatuvarı’nda öğretmenliğe başlamıştır. Aynı yıl ülkemize gelen ünlü Macar besteci Bela Bartók ile Adana’nın Osmaniye ilçesinde incelemeler yapan Saygun, bir çok halk ezgisini notaya aktarmıştır. Aynı zamanda Istanbul Belediye Konservatuvarı’nın arşivindeki çalışmalarıyla Karadeniz oyun havalarını da notaya aktarmıştır. 1939’da Halkevleri müfettişliği ve Cumhuriyet Halk Partisi müzik danışmanlığı görevinde bulunmuş; bu süre içinde ülkenin çeşitli yörelerini dolaşarak halk müziğinin yerel ritim ve ezgilerini derlemiştir. 1940’ta kurduğu “Ses ve Tel Birliği” adlı dernekte, müzik tarihi dönemlerini ve Türk yapıtlarını kapsayan koro konserleri düzenlemiştir. 1955’te Ankara’da kurulan Folklor Araştırmaları Kurumu’na kurucu üye olmuştur. Saygun 1946’dan 1972’ye dek Ankara Devlet Konservatuvarı’nda kompozisyon dersi vermiştir. Aynı kuruluşta modal müzik dersleri de vermiş ve bölüm şefliği yapmıştır. Besteci 1960-1965 yıllarını kapsayan dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu üyeliğinde bulunmuş; 1972-1978 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliği yapmıştır. Ölümüne dek İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda etnomüzikoloji ve kompozisyon dersleri vermiştir.
Saygun’un ülke sınırları dışında adını duyurmasını sağlayan ilk olay, 1947’de Paris’in Pleyel salonunda Lamoureux orkestrası tarafından Yunus Emre Oratoryosu’nun seslendirilmesidir. Aynı yıl International Folk Music Council’a yönetim kurulu üyesi seçilmiştir. 1949’da Fransa Milli Eğitim Bakanlığı’nın Palmes Academique nişanını; 1955’te Federal Almanya’nın Frederich Schiller madalyasını; 1958’de İtalya’nın Stella Della Soliderieta nişanının birinciliğini ve aynı yıl İngiltere’nin Harriet Cohen Uluslararası Müzik Ödülü’nün Jean Sibelius kompozisyon madalyasını almıştır. Macar besteci Bela Bartók ile yaptığı çalışmalar dolayısıyla Macaristan Hükümeti tarafından 1981’de Budapeşte’de Bartók Armağanı’na değer bulunmuştur. 1986’da Bartók’u Anma Komitesi tarafından düzenlenen Pro Cultura Hungarica ödülünü almıştır.
Saygun’un yurt içinde aldığı ödülleri de şöyle özetleyebiliriz: 1948’de İnönü Armağanı; 1971’de T.C. Devlet Sanatçılığı; 1978’de Ege Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi Fahri Doktoraları; 1981’de Atatürk Sanat Armağanı; 1984’te Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü; Mimar Sinan Üniversitesi’nin kuruluşunun yüzüncü yılında “Osman Hamdi Onur Belgesi”; 1990 Sevda Cenap And Vakfı Altın Onur Madalyası.Saygun, etnomüzikoloji alanında pek çok inceleme yapmış; mod-öncesi ve mod-içi müzikler üstüne yaptığı araştırmalar bugün ülkemizdeki çoksesli müzik çalışmalarına ışık tutmuştur. Modal müziği ve geleneksel Türk müziği makamlarını İran-Yunan müzikleriyle karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Bestecinin bütün çalışmaları modal yapıdadır. Anadolu halk müziğinin de Asya türküleri, Ural türküleri gibi; Macar ve Fin halk müziğinde görülen pentatonik yapıları araştırarak yayılışlarını incelemiştir. Saygun, Atatürk’ün evrenselliğe ulaşabilecek nitelikte, ulusal bir Türk müziği yazılması arzusunu, kendine ilke edinmiştir. Sanatın kökünden ayrılmadan gelişebileceğine inanmıştır. Saygun, bestecilik sürecinin ayrı dönemler halinde incelemesini uygun bulmamıştır. 1934’te yazdığı Taşbebek ve Özsoy başlıklı tek perdelik operaları çoksesli Türk müziğinin bu daldaki ilk örnekleridir. Bestecinin bundan sonraki opera ve oratoryo çalışmalarında ve sahne kantatlarında genellikle gerçeği arayan insanın çilesi konu alınmıştır. Saygun, Türkçe’nin kendine özgü söyleyiş ve seslenişini gözönünde tutarak tüm vokal yapıtlarında doğru prozodinin kullanımına özen göstermiştir. Saygun’un bestelerinde halk ezgileri kadar halk masalları, destanlar ve İslam ilahileri de yer alır. Bestecinin modal armonileme anlayışı kendinden sonraki kuşakların tekniğini etkilemiştir. Yapıtlarının bir kısmının yayın hakkı SACEM’e ait olduğu gibi, bir kısmı Southern Music Publishing Co., New York ve bir kısmı da Peer Musikverlag’a (Hamburg) aittir. Yapıtları Bilkent Üniversitesi’nde korunmaktadır.
ATATÜRK MÜZİK DEVRİMİ ve AHMED ADNAN SAYGUN
Atatürk, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda özel yapısı içinde büyük bir gelişme gösterdikten sonra, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişimini ve gücünü yitirmiş olan musıkimizi “Türk’ün münkeşif ruh ve hissini tatmine kafi” bulmuyordu. O, Türk toplumunu yeni ve çağdaş bir yaşama hazırlıyordu. Toplumun çağdaşlaşmasında ona eşlik, hatta öncülük edecek musıkimizin geleceği konusunda yenilikçi görüşler öne sürüyor “Bizim hakiki musıkimiz Anadolu halkında işitilebilir” deyişiyle “öz”e değiniyordu. O’na göre hayat musıkiydi. Ancak musıkinin niteliği “şayan-ı mutalea” idi.
Batı’da yüzyıllardan beri kullanılan nota yazısının ihmal edildiği, usta çırak ilişkisinin hakim olduğu musıkiciliğimizde, kulaktan yaratma-yaşatma-aktarma geleneği sonucu, büyük formdaki eserler yerlerini küçük şarkı türlerine bırakmıştı. Yaratıda tekseslilik hakimdi. Bilindiği gibi, çoksesli müziğe yöneliş, 1831’de II. Mahmut döneminde “Muzıka-i Humayun”un kurulmasıyla başladı. Bu dönemde nota yazısı da geliştirilmeye başlandı. Ne var ki bütün bu gelişmeler yüzeyseldi. Batı normlarına uygun eğitim veren tek bir kurum yoktu. Gelişme kaçınılmazdı. Bunda esas alınacak “öz” belliydi. Ancak biçimsel içerik, Türk halkının derin düşünce ve deyişlerini, ince duyuşlarını, iç zenginliklerini içeren bu özün, çağdaş ve evrensel boyutlarda işlenmesine yetmiyordu.
İleride “Ulusal Türk Müziği”nin kurucuları olacak ve evrensel müzik dağarcığına nice eserler katacak Ahmed Adnan Saygun ve “Türk Beşleri”nin diğer üyelerinin 1920’lere doğru aldıkları miras buydu. Türk müzik devriminin öncüleri olmaları için, 1927’den başlayarak yurt dışında eğitime gönderilmişlerdi. 1907’de İzmir’de doğan Saygun da, büyük ölçüde kendini yetiştirdikten, ilkokul ve lise müzik öğretmenliği görevlerinden sonra, 1928’de Maarif Vekaleti’nce açılan sınavı kazanarak, Paris’e gönderilmişti.
Atatürk, 1934 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında, özünü halktan alan müziğimizin işlenmesinde esas alınacak biçim-kural konusuna açıklık getirdi: “Bir toplumun yeni değişikliğine ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir an önce son genel musıki kurallarına göre işlemek gerekir; ancak bu güzeyde Türk Ulusal Musıkisi yükselebilir, evrensel musıkide yerini alabilir.”
Bu sözler Türk müzik devriminin ilkelerini ortaya koyuyordu. O tarihte Saygun 27 yaşındaydı. Dört yıl önce yani 1930’da , Paris’de Opus I sıra numaralı eserini vermiş, büyük orkestra için “Divertissement” başlıklı bu eser, kendisinin Türkiye’ye döndüğü 1931 yılında Paris’te, daha sonra Varşova’da seslendirilmiştir. Eser böylece, Cemal Reşit Rey’in 1925’te yine Paris’te seslendirilen iki eserinden başka, yurt dışında seslendirilen üçüncü Türk orkestra eseri olarak müzik tarihimize geçmiştir.
Saygun, 1931 yılında Musıki Muallim Mektebi’nde hocadır. Kontrapunt ve teori dersleri vermektedir. Genç yaşına rağmen, geleceğin bestecilerinin sorumluluğunu üstlenmiştir. Besteciliğinin yanında Türk Halk Musıkisi alanında çalışmalar yapmaktadır. “Türk Halk Bilimleri Kurumu”nun kurulması önerisini bu dönemde geliştirir. Atatürk tarafından da benimsenen bu öneri, ne yazık ki çeşitli sebeplerle ileride ilgili kurumlarca hayata geçirilmez.
Karşılaştığı kimi güçlüklere karşın O, halk müziği alanındaki araştırmalarını sürdürecek ve öte yandan, sahnelenen ilk Türk Operası “Özsoy”u Türk müzik yaşamına kazandıracaktır. Eser, İran Şahı’nın ülkemizi ziyareti münasebetiyle sahnelenmek üzere 1934 yılında Atatürk tarafından istenmiş, konusu da Atatürk tarafından verilmiştir. Saygun eseri bir ay içinde tamamlar. Atatürk bu hamleyle Cumhuriyet devrimlerinin ve çağdaş Türk toplumunun tanıtılmasını amaçlamıştır. Kısıtlı zamana ve devrin güç koşullarına karşın büyük bir başarı kazanılmıştır. Atatürk bu gelişmeyi “bir inkılap hareketi” olarak nitelendirir.
Saygun’un ifadesiyle Atatürk artık “İnsan ruhunun karmaşıklığı karşısında, dimağı, gönlü, seziş, duyuş ve tefekkürün doruğuna yükseltecek ve Türk ulusunu insanlık ülküsü yolunda büyük atılımlara götürecek olan” eserleri bekliyordu. Bu nedenledir ki “Özsoy” Operasının yaratılışını “bir inkılap hareketi” olarak nitelendirmiştir.
Türk Musıkisi Saygun ve arkadaşlarıyla, yeni bir sanat anlayışına yönelmişti. Çoksesli biçimiyle “her türlü beşeri duyguları dile getirebilecek, insan ruhunu göklere ağdırabilecek bir sanat”ı amaçlamıştır çalışmalarında Saygun. Özünü halktan alan çoksesli bir musıki… Çağdaş anlamda evrenselliğe ulaşabilen “Türk Ulusal Musıkisi”nin en önemli yaratıcılarındandır Saygun.
1934 yılının sonlarında yine Atatürk’ün isteğiyle “Taşbebek” Operasını besteledi. 1936’da ünlü Macar müzikolog ve besteci Béla Bartok ile Anadolu’da derlemeler yaptı; bir çok halk türküsünü notaya aldı. 1942’de en önemli yapıtlarından biri olan, ilk Türk oratoryosu “Yunus Emre”yi tamamladı. Bu eserle Saygun’un, ezgisel yönelimli birinci verim döneminden, çizgisel yazı ve modal bir armoni anlayışının kaynaştığı bütüncül bir ikinci verim dönemine açıldığı kabul edilir.
(Ahmet Adnan Saygun’un 1982 yılında basılan “Atatürk ve Musık-i O’nunla Birlikte, O’ndan Sonra” başlıklı kitabının önsözü)
“Atatürk’ün güzel sanatlar ve musıki konularındaki görüşlerini kavrayabilmek için, O’nun sadece bu konuda dediklerini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması, kalkınması ve çağdaş uygar dünyada şerefli yerini alması için, hayatı boyunca yaptıklarını ve söylediklerini bir bütün olarak ele almak zarureti vardır. Ancak ondan sonradır ki, O’nun görüşlerini kavrayabiliriz. Böyle yapmayanların ve sinsi maksatlarla Atatürk’ün sözlerini yorumlayanların teşhis olunarak, Türk toplumunu zehirlemelerine fırsat verilmemesi gerekir.”

Özsoy Destanı Operası
3 Perdelik bir opera olarak bestelenmiştir. Konu Türklerin, Orta Asya’dan başlayan ve Anadolu’da yeni bir devlet kurmalarına kadar devam eden tarihi sürecin, gelişimini ve Türk – İran halklarının kardeşliğini içermektedir. 1934 yılında Atatürk’ün isteği üzerine bestelenmiş, konusu da Atatürk tarafından verilmiştir. 1982 yılında, Atatürk’ün 100. doğum yılı münasebetiyle, tam 48 yıl sonra tekrar sahnelenmesi söz konusu olduğunda, Saygun bu 3 perdelik operayı, 1 perdelik bir özet haline dönüştürmüştür. Ayrıca yine Atatürk tarafından Özsoy’un başarısı üzerine sipariş edilen “Taş Bebek” Operasının, “Sihir Raksı” müziğini “Özsoy’a” ilave etmiştir. Bu destan opera tarzı, 1 asır önce, Büyük Alman opera bestecisi, R. Wagner’in yaratıcısı olduğu yeni bir tür olan “ Gesamtkunstwerk”in (tüm sanatların bileşimi) Türkiye’de uygulanan ilk örneğidir.

Hazırlayanlar: Gülşah Delikanlı, Melek Horoz
Katkılarından dolayı Öğr. Gör. Dr. Özcan Özbek’e teşekkür ederiz.

 

Gazeteyi Görmek İçin Tıklayınız.

Reklamlar