1 – Mozart’ın Hayatı ve Sanatı

Wolfgang Amadeus Mozart (Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart) (d. 27 Ocak 1756 – ö. 5 Aralık 1791) klasik müziğin, en üretken ve en etkili bestekarıydı. Olağanüstü bir şekilde, 626 kayıtlı bestesi, senfonilerin, konçertoların, oda orkestralarının, piyanonun, operanın ve koro müziğinin kaderini değiştirmiştir. Mozart Avrupalı bestekarlar arasında belki de en popüler olanıdır, ve bir çok eseri standard konser repertuarlarında kullanılır. Günümüzde müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul edilmektedir. İlk yıllarında, Mozart bir çok Avrupa gezisine çıktı. Bunlardan ilki 1762 yılında, Münih’in Bavarya’sında Elector meydanında, aynı yıl da Prag ve Viyana’da imparatorluk meydanında gösteri yapmıştır. Uzun bir konser turu, 3 buçuk yıl sürer, ve Wolfgang’i babası ile beraber Münih, Mannheim, Paris, Londra, Lahey, tekrar Paris, Zürih, Donaueschingen ve Münih’de konserler vermiştir. Bu gezisi sırasında, Mozart bir çok ünlü müzisyenle tanışır ve kendisi de bu müzisyenlerin eserlerine aşina olur. En önemli esin kaynaklarından biri Johann Christian Bach’dır, O’nunla da 1764-1765 yıllarında Londra’da arkadaş olmuşlardır. Bach’ın eserleri bir çok kez Mozart’ın esinlendiği eserler olarak gösterilmiştir. Mozart Venedikte Andrea Luchesi ile ve G.B. Martini ile Bologna’da buluşur, ve Accademia Filarmonica’nın bir üyesi olarak kabul edilir. İtalya’daki yolculuğu sırasında, Gregorio Allegri’nin Miserere’sini Sistine Chapel’de duyar ve tamamını hafızasından yazar. 1780 yılında, Mozart’ın ilk büyük operası Idomeneo Münih’de oynanır. Ertesi yıl, Viyana’yı patronu, Prens Başpiskopos Colloredo ile ziyaret eder. Salzburg’a geri döndüklerinde, opera şefi olan Mozart, isyanını arttırır ve başpiskopos’un müzik işleriyle ilgilenmek istemez. Bu düşüncelerini söylemesiyle de başpiskopos desteğini çeker. Mozart’ın açıklamasına göre, atılması; -resmen- “kıçına bir tekme yiyerek” olmuştur. Mozart bundan sonra, aristokrasinin ilgisiyle özgür olarak Viyana’da müziğini geliştirmek için yerleşir.Bu bir nebzede Türk tarihi için önem taşır. Türklerin Avrupa’da moda olduğu o yıllarda, Mehter marşı’ndaki ritimden esinlenen Mozart, 11 numaralı la majör piyano sanatı’nın (K. 311) 3′üncü bölümünde “Ronda alla Turca” (Türk Marşı)’nı besteler. 1782 yılı Mozart’ın kariyeri için önemli bir yıldır: operası “Die Entführung aus dem Serail” (Saraydan Kız Kaçırma) müthiş bir başarıya ulaşır. Bu operasında bahsedilen saray, Topkapı Sarayı’dır ve opera Türkiye’de geçmektedir. Selim Paşa’nın ve harem ağası Osman’ın tutsağı olan Konstanze ve hizmetçisini, Constanze’nin nişanlısı Belmonto kaçırmaya çalışır. En sonunda da Selim Paşa razı olur. Ardından konserlere çıkan Mozart, kendi piyano konçertolarının yönetmenliğinin yanı sıra, solo olarak da enstrümanlar çalar.1782 ve 1783 yılları arasında, Mozart J.S. Bach ve G.F. Handel’in eserlerine sahip olan Baron Gottfried van Swieten sayesinde aşina olur. Mozart’ın bu eserleri çalışması üzerine, Barok tarzında yeni bir müzik tarzı ve dili yaratmasını sağlar. Die Zauberflöte (Sihirli Flüt) bu örneklerden biridir ve finali de 41. Senfoni’dir. Viyana’daki ilk yıllarında, Mozart Beethoven’ın da hocası olan 100′ün üzerinde senfoni bestelemiş Franz Joseph Haydn ile tanışır. Mozart 18′inci yüzyıldaki Avrupa’daki Aydınlanma Dönemi’nden de esinlenir, ve 1784 yılında Mason olur. Locası spesifik olarak deist yerine katoliktir, ve babası 1787′de ölmeden önce de babasını kendi inanışına çekmeye çalışır. Die Zauberflöte (Sihirli flüt), sondan ikinci operası, da masonik alegoriler içermektedir. Mozart ayrıca Haydn ile aynı mason locasındadır. Mozart’ın müziği, Haydn’ın ki gibi, klasik müziğin ilk örneklerindendir. Çalışmaları, o dönemin tarzını değiştirmiş ve barok tarzı ile de karışımını sağlamıştır. Mozart’ın kendine ait tarzı klasik müziğin tamamının gelişimine paraleldir. Çok yönlü bir bestekardı ve hemen hemen her türde müzik yazdı. Bunların arasında senfoni, opera, solo konçerto, oda orkestrası, yaylı kuartet ve yaylı kintet, ve piyano sonataları da vardı. Bu türlerin hiçbiri yeni değildi, ama piyano konçertosu Mozart’ın tek başına geliştirdiği ve popüler ettiği bir türdü. Ayrıca önemli sayıda dini müzik de yayımladı, bunların arasında ayin müzikleri de vardı, ve bir çok dans müziği de besteledi; divertimenti, serenadlar ve diğer hafif eğlencele türlerini. Mozart ilk yıllarından beri müthiş bir kulağa sahipti. Duyduğu her müziği hafızasına bir daha çıkmayacak üzere yazabiliyordu. Gezilerinin de oldukça fazla olmasından dolayı, nadir bir tecrübe koleksiyonu edindi. Londra’da bir çocuk olarak J.C: Bach ile karşılaştı ve müziğini dinledi. Paris, Mannheim, ve Vİyana’da da buradaki bestekarlarla karşılaştı. Muhteşem Mannheim orkestrasıyla beraber çalıştı. İtalyan açılışlarını ve opera buffalarıyla karşılaştı. Bunların hepsi, gelişiminde önemli bir rol oynadı. Londra’da ve İtalya’da galant tarzı o dönemde oldukça popülerdi. Basit, hafif müzik, sesin yavaşlamasına bir tutku, vurgulara önem veren, hakim ve ana notanın üstündeki dördüncü ve altındaki notayı çıkartarak, simetrik cümlelerle, ve açık bir mimari sundu. Bu tarzın etrafında gelişen klasik müzik, Barok’un komplike tarzına bir tepkiydi. Mozart’ın ilk çalışmaları, İtalyan açılışlarıydı. 3 hareket birbiriyle buluşurdu. Diğerleri J.C. Bach’ın eserlerine oldukça benzerdi, ve başkaları da Viyana’daki eserlerin değişik bir şekilde vurgulanmasıydı. Mozart’ın en tanınan özelliklerinden biri de; belli bir düzenin uyumuydu; ve sesin yavaşlamasına ana nota etrafında yöneliyordu. Ama Mozart, bunu değiştirerek, uyumu ses yavaşlamasının daha güçlü yarıya geçmesini sağlamıştı. Mozart’ın Phrygian anlayışı da bunu gösterir.Mozart olgunlaştıkça, Barok müziğinden birtakım yeni özellikler daha adapte etmiştir. Örnek olarak; 29. Senfoni’nin La Majör (K. 201) ‘ünde kontrpuana ait iki veya daha çok sayıda melodinin bir arada çalınmasından meydana gelmiş tema kullanıyordu ilk hareketinde ve düzensiz ifade uzunluklarını denemiştir. 1773′deki bazı kuartetleri fugal finalleri vardır ve büyük ihtimal Haydn’dan esinlenmiştir. O da bunu opus 20 setinde kullanmıştır. Fırtına ve stresin Alman literatüründeki etkisi, Romantizme doğru yönelirken; müzikde de bestekarları da etkilemiştir. Mozart’ın çalışma hayatında odağı enstrümental müzikten operalara gitmiş gelmiştir. Avrupa’da o anda bulunan iki tarzda da operalar yazmıştır. Figaro’nun Düğünü, Don Giovanni, ya da Cosi fan tutte (Bütün kadınlar böyle yapar) opera buffa tarzında iken; Idomeneo, Singspiel ve Sihirli Flüt de opera seria tarzındadır. Daha sonraki operalarında da, enstrümanların, orkestranın, ton renginin psikolojik ve duygusal hislerin dramatik geçişlerini ifade edebilmek için yeni yöntemler geliştirmiştir. Senfonilerinde çözülemeyecek seviyede komplike bir şekilde orkestrasını kullanması, orkestranın psikolojik etkilerini geliştirmiş ve daha sonra da opera olmayan eserlerinde de görülmüştür.
18.Yüzyıl Batı Sanatı
17.yy. da doğan barok üslup, bir hayli değişerek 18.yy.da da varlığını sürdürmüştür.Barok sanatın, gölge-ışık karşıtlığına dayanan çarpıcı, içe işleyici, dramatik etkisi giderek kaybolmuş ve yerini, yumuşak ve hatta biraz gevşek bir üsluba bırakmıştır. Bu seyirciyi etkilemekten çok oyalayan, göz alıcı ama o ölçüde yüzeysel bir üsluptur. Resimsel nitelikler zayıflamış, dekoratif, süslemeci bir işlev ön plana gelmiştir. Bu dönemin saray ve köşklerinin iç dekorasyonu ve mobilyaları da bu yeni üslubu yansıtmaktadır. Sanat tarihçileri bitkisel bezemelerin ve duvarları kapsayan resimlerin göz oyalayan tasasız ve yaldızlı üslubunu “ Rokoko” diye adlandırmışlardır.
Siyasal ve ekonomik durumun bozulması sarayı açık hava eğlencelerine daha çok yöneltmiş, tıpkı bizim Lale Devrinde olduğu gibi sorunları halkın gözünden uzaklaştırmak için dedikodulu mesire eğlenceleri alıp yürümüştür. Bu dönemde göz alıcı giysili hafif meşrep hanımların, peruklu, fraklı çapkın erkeklerin gönül ilişkileri günlük yaşamın olduğu gibi sanat yapıtlarının da başlıca konusu haline gelmiştir. Dönemin portre sanatı bile bu beğeniye uymuştur, Barok resim sanatında olduğu gibi kişinin dış görünüşü kadar, iç dünyasını da yansıtan portrelerden çok farklıdır.
Sanatın dekorasyona kayması, sadece bir süsleme öğesi olarak görülmesi sakıncalı bir durumdur. Sanatın anlatım olanaklarını alabildiğine kısıtlar, onu gerçeklerden koparıp yavanlaştırır. Bu yüzden kimi sanat tarihçileri resmin bezemeye, heykelin porselen biblolara dönüştüğü Rokoko sanatını bir çöküş üslubu olarak tanımlar. Yine de bazı yetenekli ressamlar söz konusu tasasız yaşamdan kesitler verdikleri halde yapıtlarını özgün bir sanat düzeyine çıkarmayı başarmışlardır. Bu ressamlar Fragonard, Watteau, ve Boucher’dır. Rokoko üslubu onu yaratan yaşam biçiminin çöküşü ile son bulmuştur.
Avrupa 18.yy.ın son çeyreğinde bazı çalkantılı olaylara sahne olmuştur. Bu olayların yoğun yaşandığı bölge Fransa’dır ve Fransız İhtilali ile köklü değişimler gerçekleşmiştir. Fransa’daki kraliyet 1783 ‘ten sonra, giderek kan kaybetmeye başlamıştır ve Fransa ihtilale doğru dönüşü olmayan bir yola girmiştir. 5 Mayıs 1789 da , ihtilal süreci başlamıştır. Fransız İhtilali’nin başlangıcından hemen sonra içinde Jacques Louis David ‘in de rol aldığı kültür ve sanat mücadeleleri başlar.
Rokoko resmindeki çelişkili , karmaşık ve yapay yaklaşımlara karşı 18. yy ortalarında toplumun ilericilikten yana olan kesimi açık ve yalın bir klasizme yönelince, Yeni-klasizm alanı hakimiyetini ilan etmiştir. Bu yeni akım önce saray çevrelerinde, bilhassa aristokratlarca benimsenmiş, sonra orta sınıfa mal olmuş ve nihayet devrimci burjuvazinin estetiği haline gelmiştir. Yeni-klasizm ihtilalin resmi resim sanatı sıfatına sahip olmuştur. Ancak ihtilalin sanat anlayışı Neo-klasizmle değil, daha sonra değinilecek olan romantizmle kendi gerçeğini bulmuştur. Neo-klasizm, romantizme giden yolu açmasıyla seçkin bir rol üstlenmiştir. Neo-klasik estetik anlayışının temeli, Barok ve Rokoko’nun sembolik anlatım diline ve özellikle Rokoko’nun aşırıya kaçan süslemeci özentilerine karşı; sağlam form ve çizgisel desen anlayışına dayanır. Ancak ışık- gölge ve koyu renk etkileri de devreye girer.
Neo-klasik üslubun en büyük ustası Jacques Louis David’tir. David ihtilalden hemen önce yaptığı Horatius Kardeşlerin Yemini adlı yapıtında Roma tarihinden alınmış bir konuyu işlemiştir. Bu resim Yeni-klasik üslubun temsilcisi halini alır. Kahramanlık, vatanseverlik, fedakarlık, metanet ve yas kavramlarını yeni bir yorumla görselleştirirken, aynı zamanda da sürecin kendine özgü koşullarına bağlanarak, adeta gelmekte olan ihtilalin habercisi olmuştur.
Yeni – klasik üslubun öteki büyük ustasıysa David’in öğrencisi olan Dominique Ingres ‘tir. Ingres, David’ten farklı konuların ve ilgilerin insanıydı. Yeni üslubun klasik ölçülerini, saflığını ve yalınlığını daha çok insan vücutlarında dile getirmeyi amaçlamıştır. Bu amaçla da yıkanan kadınları, Türk hamamını, odalıkları konu almıştır.
Aynı dönemde yine aynı toplumsal çalkantı ve değişmeler bu kez de Avrupa’nın dört bir yanına yayılan başka bir akımın doğmasına yol açmıştır. Bu akım Romantizm’dir.Fransız Ordusunun İspanya’yı işgali, işgalcilerin Madrid’de bir çok masum insanı kurşuna dizmesi İspanyol ressam Goya’yı derdinden etkilemiştir. Goya bu toplu kırımı konu alan 3 Mayıs 1808 adlı yapıtında savaşın neden olduğu felaket ve haksızlıklara parmak basmıştır.
Romantizm 18.yy. Avrupa’sının heyecan ve coşkusunu, özgürlük tutkularını dile getiren bir akımdır. Akıldan çok duyguya seslenen bir sanattır ama Romantizm’inde karşısındaki tehlike sanatçının dizginlenmemiş bir coşkuya, gözü yaşlı bir duygusallığa kapılmasıydı. Sanatçı, hem heyecanını bütün içtenliği ile ortaya koyacak, hem de onu sanatsal bir düzeyde dizginlemeyi de bilecekti. Romantik resmin öncülerinden Gericault ‘nun Napoleone ordusundan bir süvariyi gösteren bir yapıtı ile David’in Napoleone’u, karşılaştırıldığında aradaki üslup farkı açıkça görülür. David’in resmindeki görkemli anıtsallığa karşı, Gericault’un resminde atla binicisini kaynaştıran ve fondaki renklerin katılımıyla bütünleşen bir heyecan boşalımı söz konusudur. Aynı etki, daha yoğun biçimde ünlü Fransız Romantiği Delacroix ‘nın Kaplan Avı adlı yapıtında da görülür.
Romantik sanatçının özgürlüğü savunmasında, sarayın soylularının ve kilisenin sanatçılardan elini çekmesi kadar, Fransız Devrimi’nin özgürlükçü tutumu da önemli rol oynamıştır. Yine Delacroix’nın 1830’da yaptığı halka önderlik eden özgürlük adlı yapıtı bunu açıkça gösterir. Bir yandan özgür duyarlılıklar arayan sanatçının öte yandan ruhsal bunalımlara uğradığı, sanatında günü katı gerçeklerinden kaçıp, geçmişe, geleceğe, düşsel yada fantezi konulara sığındığı görülür. Bu alanlardan biride Oriyentalizm yani Doğu hayranlığıdır. Delacroix, Cezayirli Kadınlar adlı yapıtında böyle bir ilgi ve duyarlılığı dile getirmiştir.Ingres’ te Oriyentalizm tarzında eserler vermiştir. İngiliz ressamı Turner ‘da dönemin deniz manzaralarıyla tanınmış önemli bir ressamıdır.
Alman Romantik ressamı Caspar Friedrich ise devrimci eylemlere katılmış bir sanatçıydı. Ama bu tavrını sanatında oldukça duygusal ve mistik bir biçimde dile getirmiştir. Sanatçı yurtseverliği, doğa sevgisi ile birleştiren bir görüşün öncüsüdür. Bu sevgiyi de doğaya tapınmaya kadar vardırmıştır.
Doğu’nun düşsel çekiciliğine yada mistik bir doğa anlayışına kayan bu tutumların yanı sıra 18.yy. ortalarına doğru günün katı gerçeklerine, toplumsal sorunlarına eğilen sanatçılara da tanık olunur. Bu sanatçıların en ünlüsü Fransız Ressam, karikatürün babası Daumier’dir. Daumier’nin bu gerçeksel yaklaşımı, bir başka Fransız ressamı olan Gustave Courbet’de derin yankılar bulur. Courbet, Romantizmi izleyen Realizm akımının öncüsü ve kurucusudur. Gerçekdışı düşsel konuların resimde yeri olmadığını savunur.Ona göre çıplak gerçek kendi başına yeterince etkileyicidir, yoruma gerek yoktur.
18.yy.da heykel sanatıysa resim sanatı gibi önemli bir etkinlik ve yenilik göstermemiştir.Neo-klasik ve Romantik dönemde heykel sanatı, bütünüyle akademik bir nitelik taşımış, yapılan heykeller Yunan-Roma örneklerinin cansız bir kopyası olmaktan öteye gidememiştir. Bu durum 19. yy.ın son çeyreğinde Fransız heykeltıraş Rodin’e kadar sürmüştür. Rodin heykel sanatına yeniden can vermiştir. Rodin’in temelde klasik ölçülere bağlı bir usta olmasına karşın, akademizme kaymayı başarmıştır.

18. yüzyıl felsefesi
Fransa ve Avrupa’da 1760 yılına doğru, egemen oldu. Düşünürler, kendilerini yergi yazılarıyla, mektuplarla, sözcüklerle, romanlarla, şiirlerle, tiyatroyla, sistem açıklamalarıyla ve yol gösterici bir eserle: Ansiklopedi ile ifade ediyorlardı. ’’ Kendine, kendine özgü olma gücünle hizmet etme cesaretine sahip ol. İşte Aydınlanma’nın sloganı’’:Kant,1784’te Aydınlanma düşüncesini böyle açıklıyordu. Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.
Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insani bir dünya olduğu, anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklı¬lıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.
Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle, Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.
Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inancıyla belirlenir. Buna göre, akıl insana matemati¬ğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aklı yine insana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkânı sağlamıştır. Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.
Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır. Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.
Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.
Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.
GENEL ÖZELLİKLERİ
Akla duyulan güven nedeniyle sadece dinsel değil, siyasi otoritelere de başkaldırılmıştır
Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.
Düşünce özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.
Sistemci felsefelerin yerini; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.
Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.
18. yy da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteye de başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır. O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır. Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.

Hazırlayanlar: Erdem İlker, Hatice Panız, Gülşah Erkan, Gülşah Delikanlı

 

Gazeteyi Görmek İçin Tıklayınız.